Kuran-ı Kerim’de Ufo! Kuran’da Ufolar Geçiyormu..


2_nZülkarneyn tarihi bir ş — Haktan Akdogan ve 11 diğer kişi ile birlikte
Kur´an-ı Kerim´de UFO´lara temasdan söz ediliyor mu? Bu ilahi metinde, günümüzün en ilginç sorunlarından biri olan UFO ile ilgili mesajlara yer verilmiş miydi? Genelde Kur´an etrafında yapılan çalışmalarla buna hemen ´evet´ demek mümkün değil.. Kur´an´da bizden başka varlıkların mevcudiyeti söz konusudur ama bizim ´uzaylılar´ diye tanımladığımız, metabolizmaları bizimkine benzer yaratıkların varlığından açıkça söz eden ayetler var mıdır? «Uzayda canlılar var mı?» diye bir din adamına veya Kur´an yorumcusuna bir soru yöneltseniz alacağınız cevap hemen ´evet´ olacaktır.. Çünkü Kur´anı Kerim, insanlar´dan başka, en az dört türden bahsediyor. Bunlar melek, cin, şeytan ve ruhanilerdir. Kur´an´a göre bütün bu türler bizim dünyamızın da içinde yer aldığı evrende yaşıyorlar. Ve hatta bizim mekanlarımızı bizimle paylaşıyorlar. Ancak, yapılan izahlar ışığında, bu türlerle bizim metabolizmamız arasında bir benzerlik kurmak mümkün değildir. Bununla birlikte, bu soyut varlıkların hemen hepsinin ´temessül´ yani başka bir form içinde görünebilme yetenekleri vardır.
Oysa bizim aradığımız, metabolizma bakımından bize tam olarak benzemese bile bize yakın olan formlardır. Peki kutsal kitabımız, böyle bir varlıktan söz ediliyor mu? Bunun cevabı şüphesiz «evet»tir. Kur´an-ı Kerim bu türlerin dışında bir de «Dabbe» den söz eder. Dabbe kelimesi, daha çok canlı, şuurlu, ve kendi arzusuyla yer değiştirip yürüyebilen ve yeme içmeye ihtiyaç duyan varlıkları anlatır. Metabolizma açısından cinden de melekden de şeytan´dan da farklıdır. Nitekim bu kelime daha çok hayvanlar ve insanlar gibi beslenmeye ihtiyaç duyan varlıklara kapsamına alır. Dabbe´nin tariflerini de yine Kur´anda bulabiliyoruz.
Çok eski bazı rivayetlerde, insan neslinden önce Nesnas denilen bir türün, yer yüzünde yaşadığı, o dönemde, yer yüzünün gerçek sahipleri olan bu varlıkların, aynı zamanda ´hilafet´ yani bugün insanın üstlenmiş olduğu Tanrı´ya muhatap olma vasfı- makamında bulundukları belirtiliyor. Fakat bu tür, zaman içinde istikametini kaybettiği için toptan imha edilmişler ve onların yerine cin taifesi atanmıştır. Sonunda Allah, meleklere ve diğer muhatap varlıklara, insan diye bir varlık yaratacağını ve onları yer yüzüne göndereceğini deklare edince, Kur´an´ın yalın ifadesiyle ´cin´, ´melek´ ve ´şeytan´ diye anılan türler, insan türünün evrendeki dengeyi bozacağını ve uzun savaşlarla birbirlerini yok edeceklerini belirterek itiraz ettiler. (Bakara Suresi) Ama Allah onlara, ´sizin bilmediklerinizi de biliyorum´ diyerek insanı yarattığı ve dünyaya ´halife´ tayin etti. İstelik ´melek´ dahil bütün varlıkları, Adem´e secde etmeye çağırdı. Bu, bir tür, üstün varlığı tayin etme seramonisiydi. şeytanlar bu çağrıya uymadılar ve insan türüyle her alanda savaşacaklarını dile getirdiler. Kur´an´da geniş geniş anlatılan bu ´gaybi´ hadise, aslında aynı zamanda, insan türünün evrendeki mücadelesinde başka varlıklarla da hesaplaşmak zorunda kalacağının açık bir kanıtıydı. Demek insan, sadece kendisine ´müsahhar´ edildiği emrine verildiği belirtilen tabiata hükmetme mücadelesiyle kalmayacak, kendi varlığını korumak için, üstün formda yaratılmış varlıklarla da mücadele etmek zorunda kalacak.. Kur´an´ın açık ifadelerinden anladığımız, bu mücadelenin cin ve şeytan taifesiyle verileceği yolundadır. östelik bu her iki türle yaptığı mücadele ´enfüsi´ (içsel) bir mücadeledir. Yani liyakat ve kimlik mücadelesi..
Oysa Mülk Suresi, açık açık, uzaydan saldıracak bir türden; uzaylılardan söz ediyor. Bunların özel kimlikler taşıyan varlıklar olduğunu ayet metninde yer alan ´men´ sözcüğünden anlıyoruz. Ayette geçen ´men fi´s Semai´ ifadesinde men, kim sorusuna verilen cevaptır. Eğer bu ayet gökten başımıza inecek ilahi belalar veya bir yıldız çarpması olsaydı, ´men´ yerine ´ma´ kelimesinin kullanılması gerekirdi. Arapça´da ´men´ ingilizce´deki ´Who´ sözcüğünün karşıtıdır.. ´Ma´ ise ´that´ sözcüğünün.. Demek ki, uzayda bizimle teke tek karşılaştırılacak varlıklar vardır ve var olmalıdır..
YEDi DÜNYA
şimdi biraz da insanın ilk yaradılışından söz edelim. Bize, Kur´an´da anlatılan şey, Adem´in topraktan yaratılan ilk insan olduğudur. Adem, önce ´cennet´e konmuş, burada, bugün eşeysiz üreme diyebileceğimiz bir yöntemle ondan bir eş -Havva- yaratılmış ve daha sonra da işledikleri bir hatadan -şehvetlerine mağlup olup, içinde yaşadıkları atmosferi kirletmelerinden dolayı ´aşağı´ diye nitelenen dünyaya sürülmüştür.. Kur´ani üslupla Adem ile Havva´nın, yani ilk atalarımızın hikayesi böyledir. Burada akla şöyle bir soru gelir; Adem ile Havva cennette idilerse dünyaya nasıl geldiler? Tabii ki hemen Allah´ın her şeye muktedir olduğunu söyleyeceksiniz. Muhakkak ki Allah herşeye muktedirdir. Ama Adem´in cennetten çıkarıldıktan sonra tabi olduğu kanun, determinist ve sebep sonuç ilişkisine dayanan evrensel kanunlardır. Yani kudret yurdu -sebep sonuç ilişkilerinin geçerli olduğu evren- olan Cennet´ten çıktıktan sonra sebep sonuç ilişkilerinin geçerli olduğu ´hikmet yurdu´na -eşyanın oluşumunda sebep gerekliliğinin ortadan kalktığı evrene- geçti. Burada her şeyin bir vasıtası olmalıydı. Dolayısıyla, Cennet´ten çıkarıldıktan sonraki maceralarını akıl yoluyla izah edebilmemiz gerekirdi. Çünkü eğer cennet bu dünya üzerindeyse, sürülme nasıl gerçekleşmişti? Daha da önemlisi, eğer Adem ile Havva atmosferimizin dışındaki bir yerden dünyaya gelmişlerse, zarar görmeden atmosferi nasıl geçtiler. Ve niçin ayrı ayrı yerlere düştİler.. Sonra ayrı ayrı yere düştükleri halde buluşma noktasını nasıl bildiler ve nasıl birbirlerini buldular? Ve hangi vasıtalarla yön tayini yaptılar?
Herhalde Adem ile Havva´nın atmosferi oluşmamış bir dünyaya gönderildiklerini iddia etme şansımız yok. Çünkü Rahman Suresi´nde Cenab-Hak, yer kürenin insanlar için nasıl hazırlandığını safha safha anlatır..
«Semayı yükseltti ve ona ölçü koydu. Sakın bu ölçüleri bozmayın. Siz de bu dengeleri koruyun ve dengeleri zorlamayın. (Ve sonra) yeri ´Enam´ için yaşanabilir kıldı. Onda meyva ve salkımlı hurmalar var. Yapraklı taneler ve hoş kokulu meyvalar var. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Ve insanı fokurdayan balçıktan yarattı» ´Rahman Suresi, 7-14)
Burada kast edilen ´sema´ tefsirlerde iki anlamda kullanılır; atmosfer ve gök yüzü. Her ikisi de belli ölçekler ve mizanlar İzerine kuruldu. Bu ´ölçü´ kavramıyla hem uzayın ruhunu teşkil eden müthiş denge kast edilir, hem de atmosferi teşkil eden hava küresinde yer alan gazların gramajları kast edilir. Azot, gazlar ve oksijenin dağılım ve miktarları insanın varlığını en iyi şekilde sürdürebilmesi için gerekli miktarlarda tutulmuştur. Böylece atmosfer toprak kökenli varlıkların yaşamasını sağlayacak duruma getirildi. Bu iki ayetin hemen devamında gelen iki ayet çok ilginç bir ikaz taşımaktadır. Cenab-ı Hak, insani, ´dengeleri bozmamak´ hususunda uyarıyor ve ölçüyü elden kaçırmayın» diyor. Çünkü insanın bir özelliği de bozmaktır. O yüzden, Allah, ancak bugün, yani yaptığımız ölçüsüzlükler ve ürettiğimiz zararlı gazlar yüzünden ozon tabakasının delinmesiyle anlayabildiğimiz bir konuya dikkatimizi çekiyor. Atmosferdeki dengeyi bozabileceğimizi, bunun da sonumuzu hazırlayacağını hatırlatıyor. Ve bu dengelerin korunması konusunda insanı uyarıyor.. Birinci sırada atmosferin yaratılması, yani aşırı sıcaklarla yer kürenin tabiatında bulunan buharların yükselip atmosferi oluşturması, ikinci etapta, bu atmosferdeki gazlarçn insan tabiatına uygun miktarlarda düzenlenmesi, üçüncü etapta da yeryüzündeki bitki örtüsünün insan ihtiyacına göre ayarlanması.. (Rahman Suresi´nin üçüncü ayetinde dev ağaçlardan ve ormansı otlaklardan bahsedilir. Ala Suresi´nde ise bu dev otlakların yerin dibine geçirilerek onlardan akışkan bir sıvının yani petrolün var edildiği hatırlatılır) Nitekim, önce dev otlaklar, ardından meyva ağaçları ve taneli bitkiler ve nihayet nazenin varlık olan insanın dünyaya teşrifi…»Biz insanı fokurdayan balçıktan yarattık» diyerek Cenab-ı Hak, balçıktaki kimyasal aktiviteye dikkat çeker. Sonuç olarak insan yer küreye indirildiği zaman yer kürenin onu dışardan gelecek meteor ve yabancı cisimlere karşı koruyacak atmosfer gibi bir koruyucusu vardı. Peki öyleyse, Adem ile Havva, yine insan oğlunun yaşadığı ama artık yaşanmaz hale getirdiği bir dünyadan, bir uzay aracıyla dünyamıza gelmiş olmazlar mı? Bizim neslimizin atası olan bu iki insan, bizim dünyamız gibi bir dünyadan geldiler dersek çok mu saçma olur?
Adem ile Havva, insan türünün bozgunculuk ve fesatçılık özelliğinden dolayı, tükettikleri bir dİnyadan uzaya atılmış iki kahramandı belki de.. Pekala şöyle diyebiliriz; Milyon milyon yıl önce, bu evrenin bir başka aleminde, belki de bugün aşırı sıcaklar sonucu yaşanmaz bir hale gelmiş ama hala hayat izleri taşıyan Mars´ta yaşayan insan nesli, kendi yanlışları ve güneşin genişleyen sıcaklık halesi sonucu artık o gezegende varlığını sürdüremez hale geldi. Ulaştıkları teknolojiyi, türlerinin devamını sağlamak için kullandılar. Seçtikleri bir çifti, kapsüle koyup, buzul çağından henüz çıkmakta olan dünya gezegenine fırlattılar. Gemilerinin adı ´fülki´l-Meşhun´ (hayat için gerekli her türlü kaynağı içinde barındçran gemi, uzay gemisi, denizaltı vs. gibi) idi. Nitekim Kur´an´da bir iki yerde Cenab-ı Hak, «Zürriyyetiniz´i Fülki´l-Meşhun ile taşıdık» buyurur. Ve ona benzer daha nice gemi yarattığını hatırlatır.. Bu geminin zahiri veya tarihi karşıtı Nuh Tufanı´nda kullanılan; Cebrail´in o en büyük meleğin adıdır, ilerde melek kelimesi İzerinde de duracağız talim ve gözetimi altında inşa edildiği´ belirtilen gemi olmakla birlikte bundan pek ala yıldızlar arası seyahat eden bir gemiyi anlamak da mümkün. Çünkü, Kur´an ´atalarınızı´ demiyor, ´zürriyyetinizi´ diyor.. Bu ifade bizim neslimizin akibetinden de haber verir gibidir. Belki, bizim neslimiz de, yaşadığı dünyayı yaşanmaz hale getirdikten sonra, hayat belirtisi tesbit ettiği -buzul çağından yeni yeni çıkan- bir gezegene neslinin örneklerini gönderecektir. Tabii, yaşayan insan nesli son nesil değilse.. Çünkü bazı kaynaklarda, şu anda dünya üzerinde yaşayan neslin insan ırkının 13. Versiyonu olduğu ve insan ırkının bugüne kadar, en az altı dünya tükettiği belirtilir. Bediüzzaman Said Nursi, İşaratü´l-i´caz adlı tefsir denemesinde, Bakara Suresi´ndeki «O Allah ki, yeryüzündeki her şeyi sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi ve onu 7 uzay halinde düzenledi. O, herşeyin gerçeğini bilendir» ayetini yorumlarken, ´Yedi´ kelimesi İzerinde uzun uzadıya durur ve bu ayetten, Yer küremiz gibi atmosferi bulunan yedi dünyayı anlamanın mümkün olabileceğini hatırlatır.. Demek ki, biraz cesur bir yorumla, yedi dünyadan ve üzerinde yaşayan insansı varlıklardan söz etmek pek de akıl dışı olmayacak..
UZAYDA HAYAT VAR MI?
Uzay´da melek ve ruhanilerin varlığı, yer yüzünde insan ve hayvanların varlığı kadar kesindir, denilebilir. Kur´an-ı Kerim, bu gerçeği sayısız ayetlerde anlatır. Çağdaş bir kelamcı ve çağımızın en orijinal Kur´an yorumcularından olan Saidi Nursi, «Sözler» adlı eserinin 33 bölümünden birini tamamen, ´Melekler, ruhaniler ve uzayda hayat´ konusuna ayırmış. 29. Söz´ün tamamında bu meseleyi isbat etmeye çalışmıştı.. Burada dikkatimizi en çok çeken bir cümle var ki, bu çalışmamızın da kalbini teşkil ediyor. Ona göre, çok değişik cins ve türdeki uzaylıların tamamına, Kur´an tarafından ´Melek´ ve ´Ruhani´ diye isimlendirilmişlerdir.. İlerde melek ve ruhani kelimelerini ele aldığımızda göreceğiz ki, melek nisbeten nesnel varlıkların, ruhani tamamen soyut varlıkların adıdır.. Şimdi, Saidi Nursi´nin, Kadir Suresi´nin «O (gecede) melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle yeryüzüne inerler» mealindeki ayetinin yorumunu yaptığı bölümden bir pasaj aktaralım..
«Hakikat katiyyen gerektirir ve hikmet kesin kes ister ki, yer yüzü gibi, uzayın da -hem de bilinçli- sekeneleri (oturanları) bulunsun.. Ve o sekeneler yaradılış bakımından oturdukları yıldızlara uygun yaradılışta olsun. Kur´an bütün bu yaratıkları melek ve ruhaniler diye isimlendiriyor..» Evet işin gerçeği bunu gerektiriyor. Uzayda bizim gibi bilinçli canlılar var ve olmalıdır.. Nitekim, dünyamızın, -küçüklüğü ve basitliğine rağmen- bilinçli yaratıklarla dop dolu olması ve üstelik zaman zaman boşaltılıp yeniden doldurulması bize şu gerçeği açıklar; Yıldızlarla ve burçlarla bezenmiş uzay da şuurlu ve idrak sahibi yaratıklarla dop doludur.. O yaratıklar da, tıpkı insanlar ve cinler gibi şu muhteşem kainatın seyircileri, gözetleyicileri ve yorumcularıdırlar.. Uzayın yapısı, niceliği ve niteliği, böyle yaratıkların varlığını gerektiriyor, zorunlu kılıyor.
Evrenin bu muhteşem varlığı çaplı ve geniş bir tefekkürü, onu tam anlamıyla kavrayacak bir kulluğu gerektirir. Oysa insanlar ve Cinler, bu tefekkİr ve kulluğun milyonda belki birini bile yapamıyorlar.. Bu muhteşem yaradılışı daha üst bir şuurla temaşa edecek ve onun Yaratıcı´sına karşı şükranlarını sunacak daha üstün formda yaratılmış varlıklara ihtiyaç vardır.. Meleki ve ruhaniler de bunlardandır…
«Bazı hadislerin bize verdiği işaretlerden şunu anlıyoruz ki, bu yaratıklar, uzayda başıboş gibi görünen seyyar cisimleri-meteor, bulut ve tanımlanamayan sair uçan cisimleri-yıldızları-karanlıkta hızla akıp gittikleri için yıldız şeklinde algıladığımız UFO´ları da bu çerçeveye sokabiliriz-binek olarak kullanıp evrenimizde olup bitenleri temaşa ediyorlar.. O varlıklar, bu seyyarelere-hızla akıp giden, görünüp ve bir anda yok olabilen şeyler-binerek, yaşadığımız şu nesnel dünyayı gözetlerler. Bineklerinin tesbihatını yaparlar..» (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, Mukaddime) (Burada Seyyare kelimesine küçük bir not düşelim. Teyyare, uçan kanatlı nesnelere verilen isimdir. Seyyare ise, uçmaktan çok son derece büyük bir hızla akıp giden kanatsız vasıtaları anlatmaktadır.. Her ikisi de ´binek´ diye anılmaktadır. Acaba, UFO´ya -yani İngilizce´deki, Tanımlanamayan Uçan Cisim´e- tek kelimelik bir isim verilmek istenseydi Seyyare´den uygun ne bulabilirdik?) Yukarıda Saidi Nursi´den aldığımız metinde bir tek şey yaptçk. Bilinen klasik ifadelerin yerine -mesela, sema yerine uzay, şuur yerine bilinç gibi- günümüzde kullanılan kelimeleri yerleştirdik. Ve gördük ki, «pekala uzaylılar var» ve üstelik bizi gözetliyorlar.. Hatta bir hadiste peygamberimiz, «Cennet ehli, yeşil ´kuş´ların ´cevf´lerine binerek cennet yurdunu gezecekler» diyor.. Arapça´da ´tare´ ´uçtu´ demektir. ´Tayr´ ise uçan şeye verilen ad. Eh geçmişte bir tek kuşlar uçtuğu için de Kur´an´da ve hadiste ´tayr´ kelimesinin geçtiği her yerde bu kelime ´kuş´ olarak isimlendirilmiş.., Kur´an´ın belirttiğine göre Hz. İsa, imana çağırdığı insanlara şöyle diyordu; «Ben size çamurdan kuşa benzer bir şey yaparım. Sonra ona kendi ruhumdan İflerim -yani enerji yüklerim- o da Allah´ın izniyle uçar» diyordu.. Demek ki, her uçan kuş değildi ve her ´tayr´ kelimesiyle ifade edilen şeyin illa da kuş olması gerekmiyordu..
Cevf ise, ´boşluk, çukur, oyuk, iç boşluk´ anlamındadır. Eğer siz ´tayr´ kelimesinin yerine ´uzay aracı´ veya ´uçan cisim´; ´cevf´ kelimesinin yerine de ´pilot kabini´ kelimelerini yerleştirirseniz, yukarıda bahsi geçen hadisi, «Cennet halkı, yeşil renkli-yeşilin, temiz bir çevrenin sembolü olduğunu unutmayalım-uçan araçlara binip kabininden cennet yurdunu temaşa ederler» şeklinde tercüme edebilirsiniz. Tuhaftır bu hadis, nedense bana hep Jetgiller´i hatırlatmıştır.. Öyle ise çıkıp, evrenimizi bizimle paylaşan uzaylılar vardır ve bunlar kullandıkları ´seyyareler´le (UFO´larla) bizi temaşa ediyor yani izliyor ve hatta, bozgunculuğumuzu önlemek ve dünyamızı korumak için bizi gözetliyorlar dersek, abartılı bir ifade kullanmış olmayız..
BiR iTiRAZ VE RÖLATiViTE
«Uzaylılar var» denildiği zaman hemen ileri sürülen bir itiraz var.. Deniliyor ki, «Güneş sisteminde başka dünya yok. Bize en yakın yıldız grubu yani galaksi Andromeda´dır ve bize şu kadar milyar ışık yılı mesafededir. Bu kadar uzun bir mesafeyi nesnel varlıkların aşıp gelmeleri mümkün değildir.. Bu izah, daima ileriye doğru akmak üzere ayarlanmış insan mantığının bir eseridir. Oysa ışınlanma ve rölativite bu itirazları sonuçsuz bırakmaktadır.. Kur´an-ı Kerim´de Hz. Süleyman´ın «gudvvuha üehrun ve revahuha üehrun´ (gidişi bir ay, gelişi bir ay) diye nitelendirilen bineği ile, Belkıs´ın tahtının, bir saniyenin de altında bir zaman içinde Yemen´den bugünkü Kudüs´e ışınlanması bu itirazlara açık cevaplar veriyor. (Sebe´ Suresi, 10. Ayet ve devamı)
Guduv gidişi, revah gelişi anlatır. Kısacası Süleyman´ın bineğinin hızı, gidiş-dönüş altmış gün/saattir. Kur´an´ın ifadesinde bir gün, bizim saydıklarımızla 1000 bin yıldır. Demek ki, Süleyman´ın bineğinin hızı 1.000 x 60 = 60 bin yıl/saattir. Bu da saniyede 1000 ışık yılı demektir. (22/ 47)
İnsanın algılayabildiği ya da varsaydığı en büyük hız şimdilik ışık hızıdır. (Oysa tasavvufta ´nur hızı´ denilen ve hayalden daha süratli olan bir hız birimi vardır) ışığın saniyedeki sürati 300 bin kilometre olduğuna göre -ki ışık uzayın bütün kavislerini ve bükeylerini tarayarak geçer- Hz. Süleyman´a verildiği belirtilen bineğin hızı ışık hızından da yüksektir. Bu da akla,-bugünkü verilerin ışığında anlatacak olursak-ışınlanma süratinin hızını gösteriyor. Çünkü, Belkıs´ın tahtı, göz kapayıp açıncaya kadar Yemen´den Kudüs´e taşınmıştır.. Ve üstelik bunu da «Reculün indehu mine´l- kitabi ilmün» (kitabi bilgilere-ki, bu tecrübi bilgileri de anlatıyor- sahip bir adam) diye vasıflandırılan bir insan başarmıştı. Bu ifade, bize bilimsel çalışmalarla insanlığın varabileceği sınırları çok net olarak gösteriyor.. Çünkü, bu işi yapmaya Cin taifesinden bir ´ifrit´ de talip olmuştu. Ancak onun tanıdığı süre biraz daha uzundu. Yani ´ayağa kalkıp oturacak kadar´ bir süre.. Hz. Süleyman bu süreyi uzun buldu ve bugünün ifadesiyle teknolojik bilgiye de sahip olan yardımcısından talep etti ve Taht bir anda hazır oldu.. Belkıs, gelip de tahtını orada bulunca ona soruldu; «Bu taht senin mi?» Belkıs´ın verdiği cevap, bugün ´sanal gerçekçilik´ diye nitelendirilen bilimin de ilk tanımı idi: «Sanki o!» Bugün sanal varlıklara İngilizce´de ´sanki o´ denilmesi oldukça ilginç değil mi? Demek ki, bizim kendimizi ışık hızına hapsedip, onun üzerinde nesnel varlığın taşınmasını yadsımamız, sadece ve sadece bilgilerimizin henüz ilkellikten kurtulmamış olmasından kaynaklanıyor..
Bizim ışık hızına hapsedilmiş olmamız, başka yaratıkların da bu hıza hapsolunduğuna inanmamızı gerektirmez. Uzayda,-elbette tabiatları yaşadıkları gezegenin tabiatına uygun dizayn edilmiş- varlıklar vardır ve olmalıdır.. Nitekim, UFO´ların varlığı nerde ise sabit olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri´nin, 1960 yılında başlattığı Apollo serisi uzay uçuşlarına «refakatçi» uçan cisimlerin eşlik ettiği, hem astronotların ses kayıtlarıyla, hem de çekilen resimlerle isbat edilmiştir. Bilindiği gibi Ay´a ilk inen Apollo 14´ten çıkıp Ay´da yürüyen ve burada hatıra resmi çektiren astronotların arka planında iki UFO poz vermişti. Bu tarihi uzay yolculuğunun iki UFO´nun refaketinde gerçekleştiğini NASA çok iyi bilmektedir. Hatta hatırlarsanız, bu resmi basan Time dergisi tez elden toplatılmıştı. Keza astronotların ses kayıtlarında bu cisimlerden açık açık söz edildiği ve Ay´da son derece ahenkli esrarengiz bir müziğin duyulduğu haberi de o sıralarda basına yansımıştı. Burada, özellikle cinlerin ´temessül etme´ (istediği forma girip, gözükme) kabiliyetinden haberdar olanlar diyebilirler ki, UFO´lar, cinlerin bir oyunudur. Bu pek de akla uzak olmaz. Cinler atmosfer içinde böyle görüntüler verebilirler. Ancak Apollo 14´e refakat eden uçan cisimler atmosfer dışında bunu gerçekleştirmişlerdi. Demek ki, bunlar cinler olamazdılar..
KAVRAMLAR
Dabbe; Bu kelimeye öncelik vermemizin iki nedeni var. Birincisi, bu kelime ile kast edilen varlıkların metabolizma olarak bize benzeyen varlıkların kast edilmiş olmasıdır.. Elmalılı Hamdi Yazır, «Hak Dini Kuran Dili» adlı tefsirinde dabbe kelimesine şu açıklamayı getirir; «Hafif, hissettirmeden yürüme, debelenme demektir. Hayvanlar ve böcekler için kullanılır. içkinin vücuda yayılması, bir çürüğün etrafına bulaşması gibi hareketi gözle tesbit edilemeyen canlılar için kullanılır…..» şu halde, tren, otomobil, bisiklet gibi, şunu hemen hatırlatalım, bu tefsir yazıldığında bilinen mekanik yürüyücüler bunlardan ibaretti. Bunlara bugün robotlar dahil daha bir çok eklemeler yapmak mümkündür. Bununla beraber, «Allah her dabbeyi sudan yarattı. Onların bir kısmı ayaksızdır karnı üzerinde sürünür, bir kısmı iki ayaklıdır, bir kısmı dört ayak üstünde yürür…» (Nur suresi 24/25) ayetinde zikredildiği gibi bütün yürüyen canlı türlerini içine alır.. İkincisi, dabbe diye nitelen varlıkların yerde ve gökte bulunduğunun belirtilmesidir.. Dabbe kelimesinin Kur´an-ı Kerim´de ilk geçtiği yer Bakara Suresi´nin 164. Ayetidir. Bu ayette ´dabbe´ kelimesiyle yer yüzündeki kuşlar hariç her türlü yürüyen canlılar kast edilmiştir..
İkinci ´dabbe´ kelimesi ise Hud Suresi´nin 6. ayetinde geçer. Burada da yer yüzündeki dabbelerden söz edilir. «Yer yüzünde rızkı Allah´a ait olmayan hiç bir canlı yoktur, ki, onların karar kıldıkları yeri de varacakları yeri de bilir. (Bu bilgilerin) hepsi Kitab-ı mübin´dedir.» Burada Kitab-ı Mubin´den maksadın ne olduğuna girmek konumuzun dışında kalıyor.. Ayette «dabbe»nin «nekre» (belirsiz isim) olarak kullanılması çok ilginçtir. Bu ifade tarzıyla Cenab-ı Hak, ayette geçen dabbenin kesinlikle, «hayvan» tarifi içine girecek dabbeden olmadığına, onun bambaşka bir varlık olduğuna dikkat çeker. Aşağıda tefsirini yapacağımız Neml Suresi´nin 82. Ayeti, bu dabbeden maksadın ne olduğunu netleştirir.. Dabbe tefsirlere göre, ´deprenip duran her tür canlı´ anlamına kullanılmış. Ayette geçen
«fi´l-Ardi» (yeryüzünde) ifadesi, tahsis için değildir. Yani bu kelimenin sadece dört ve daha çok ayaklıları değil, aynı zamanda iki ayaklı -insan gibi- varlıkları da kapsamına aldığını hatırlatmak içindir.
Diğer bir ilginç husus da bu ayetten hemen sonra, uzayı ve uzayın altı günde yaratıldığını anlatan ayetin gelmesidir. Dabbe kelimesi aynı surenin 56. ayetinde de geçer. Burada da benzer ifadeler kullanılır. Ancak bu sefer dabbe´nin mekanı belirtilmemiştir ve bütün yaratıkların Allah tarafından idare edildiği hatırlatılır.. Şu ana kadar, ´dabbe´ kelimesiyle yer arasında sürekli bir irtibat vardı. Ama aşağıda vereceğimiz ayette ´dabb´ yere has kılınmamıştır aksine yer ile birlikte gökteki dabbelerden söz edilmektedir. İşte bizi yakından ilgilendiren ayet! Nahl Suresi´nin 49. ayeti net bir şekilde yer ve gök dabbelerinden bahseder. Dabbe kelimesiyle metabolizmaları bize benzeyen yaratıkların kast edildiğini bir kere daha hatırlatarak ilgili ayeti aktaralım:
«Göklerde ve yerde mevcut bütün ´dabbeler´ ve melekler-dabbenin gök denince hemen akla gelen meleklerden ayrı tutulduğuna hasseten dikkat etmek gerekir-hiç büyüklenmeden Allah´a secde ederler» Yani onun emrine uyarlar..
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken hususlar şöyle sıralanabilir.. Birincisi; Dabbe kelimesiyle metabolizması bize benzeyen, daha doğrusu elemental canlı yaratıklar zikredilmektedir.. İkincisi, ilk iki ayette dabbe kelimesi ´dünya´ ile sınırlı tutulduğu halde bu ayette ´gökteki dabbeler´den yani uzaylı diye niteleyebileceğimiz, şuurlu, bilinçli, inisiyatif sahibi yaratıklardan söz edilmektedir.. İçüncüsü, ´dabbe´ ile anlatılmak istenen canlıların, soyut varlıklar olan ´melek´lerden farklı olduğunun hasseten vurgulanmış olmasıdır.. Ve nihayet dördüncüsü, her topluluk gibi gök ve yer dabbelerinin de ilahi emirlere uymaktan başka çareleri olmadığı vurgulanır.. Casiye Suresi´nin 4. ayeti de ilginçtir. Bu ayette ise dabbe kelimesi, insanlardan ayrı tutulur ve şöyle buyurulur:
«Sizin yaratılışınızda ve çoğaltıp yaydığı dabbelerde ibret almasını bilenler için deliller vardır» (Casiye, 4)
Tefsirler, ayetin metninde ´yer´ kelimesi geçmediği halde, bu çoğaltılıp yayılan yaratıkları yer ile irtibatlandırmışlar. Oysa metin, «Ve fi halkikum ve ma yebussu min dabbetin» şeklindedir ki, «min» ile dabbeler içinde bir türe dikkati yoğunlaştırır. Bu türün «insan» insan kelimesiyle birlikte anılması da ona benzerliği ihtar eder. Aslında ayette insan kelimesi de geçmemektedir. ´Halkikum´ kelimesindeki «kum» zamiri insana bakar. Bu ´kum´ zamiri, doğrudan insana baktığı ve çokluk ifade ettiği halde, Dabbe kelimesinin «min» ile tahsis edilmesi ve «nekre» (belirsiz) olarak kullanılması, ister istemez zihni, yeterince bilimeyen bir türe yönlendiriyor. «Yabussu» kelimesi ile de bu varlığın seri bir şekilde çoğalıp yayılabildiğine dikkat çekilir. Ve geldik, «dabbe» kelimesi konusunda bize en ilginç fikirleri verecek ayete.. Neml Suresi´nin 82. ayetinde insanlarla konuşacak dabbeden söz edilir. Ve bu kıyamet öncesinde görülecek bir türdür ki, insanlığa akibetini söyleyecek..
«Söz sabit olacağı zaman (yani kıyamet öncesinde), onlar için yerden bir canlı çıkarırız. İnsanlara, Allah´ın ayetlerini ve maksadını anlayamadıklarını söyler»
Şimdi UFO´larla ilgili verileri gözden geçirelim ve bilgilerimizi tazeliyelim. Bugüne kadar yapılan bütün araştırma ve incelemeler, onlardan alınan mesajlar ve bilgiler, UFO denilen araçlarla bizim dünyamıza kadar sokulup yer küreyi yakından inceleyen bu yaratıkların bir tek maksadı var..
İnsanlığı, hızla yuvarlanıp gittiği akibeti konusunda uyarmak. Adeta bize verdikleri mesajlarla bizi bu bozgunculuktan, bu fesadlardan ve kan dökücülükden korumaya, vazgeçirmeye çalışıyorlar.. Burada hemen yaradılışı hatırlatalım ve meleklerin itirazını düşünelim. Ne diyordu melekler: «Ya rabbi yer yüzüne halife olarak atayacağın bu insan, orada bozgunculuk yapacak ve alemi fesada verecek.»
Şimdi biz ürettiğimiz teknoloji ile hızla akibetimizi, yani kıyameti hazırlıyoruz. Oysa Cenab-ı Hakk´ın, insandan beklediği barış ve esenlikti.. Nitekim gönderdiği dine hep ´İslam´ yani barış adını koydu. Ama insanlar, adı barış olan ve insanlar arasında barış ve kardeşliği tesis etmesi için gönderilen bu dinleri nifak, ayrılık ve savaş sebebi haline getirdiler. Kendilerine emanet edilen bu cenneti cehenneme çevirdiler. İlerde daha geniş temas etmeyi umduğumuz Tarık Suresi´nde geçen, «in kullu nefsin lemma aleyhi hafiz» ayeti, açık seçik, insanların tümünün gözetim ve gözetleme altında olduğunu ortaya koyar. İşte şimdi biz kıyamet öncesindeyiz ve bugüne kadar kendilerini gizleyen bu yaratıklar, insanlarla konuşmaya, yani ilişki kurmaya başladılar.. UFO´ların gözükmesi yakın dönemlerdedir. Geçmiş bazı efsanelerde, gökten gelen varlıklardan söz edilir. Bunların resmi de çizilmiştir. Ama UFO´lar günümüzün mesajcılarıdırlar ve bizimle bizim tekniklerimizi (radyo dalgaları, ses ve görüntü..) kullanarak iletişim kuruyorlar. İnsanları uyarıyorlar. Bu gidişatın felaket olduğunu haber veriyorlar. Yani artık bizimle konuşuyorlar ve bize Allah´ın ayetlerini, dinini anlamadığımızı söylüyorlar..
Ragıp el-Isfahani, Müfredat adlı tefsirinde (s.165) «İnsanlarla konuşacağı» belirtilen bu dabbenin, o ana kadar bilinen görülen bir yaratık olmadığını özellikle vurgular ve kıyamet öncesinde çıkacağını belirtir.. Ayette geçen «Fi´l-Ardi» (yerde) ifadesi de atmosferin içinde anlamına gelir. Çünkü Arz, atmosferiyle birlikte arz özelliği taşır. Arz kelimesinin «artikel» (belirli isim) olarak kullanılması gösteriyor ki, bu yaratıklar atmosfer içinde görülmeye başlayacaklar. Nitekim biz de UFO´ları ancak atmosfer içine girdikten sonra görebiliyoruz. Oysa onların atmosfer dışında görüldüklerini de biliyoruz. (Apollo 14´ün verileri) Müslümanlar 14 asırdır işte bu dabbeden (dabbetül arz) söz edip duruyorlar ama her asırda onunla ilgili tarifler değişip karma karışık bir hal alıyor.. Bunların ansızın saldırıya geçecek-ki bu da olsa olsa beşerin artık iler tutar yanının kalmaması sonucudur- uzaylılar olduğu söylenebilir. Çünkü bu dabbe ile ilgili rivayetlerin birinde onların saklı bir topluluk oldukları ve zamanı geldiğinde içine hapsedildikleri boyuttan çıkıp saldırıya geçecekleri belirtilir..
Tayr
Tayr kelimesinin bizi ilgilendiren şekliyle ilk geçtiği ayet Enam Suresi´nin 38. ayetidir. Bu ayette «Yer yüzünde hiç bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir ´uçucu´ yoktur ki, sizin gibi kendilerine has kanunları bulunan bir topluluk olmasınlar» denilir. Burada ´tayr´ kelimesinden maksadın bilinen kuşlar olduğu açık seçik belli oluyor. Çünkü onları «İmmet» (topluluk) diye nitelendiriliyorlar. Cenab-ı Hak, «tairun yatiru bi cenaheyhi» diyerek iki kanatlı kuşlardan söz ettiğini özellikle vurguluyor. Ancak bir sonraki, ayette, Cenab-ı Hak, Kitapta (anılması gereken) hiç bir şeyi eksik bırakmadık , diyerek, bilinen ´dabbe´ ve bilinen ´tayr´ın dışında ilerde ve gelecekte karşılaşılabilecek diğer uçucuların veya canlıların da kendi yaratığı ve kendi kudreti altında olduklarını hatırlatmış olur.. Kur´an-ı Kerim de sık sık bu tür açıklamalar vardır. Bir ayette Cenab-ı Hak, dönemin bilinen binekleri olan eşek, at, katır ve deveyi andıktan sonra,
«Biz daha onlar gibi nice binekler yaratmışız» diyerek, hem o dönemin insanlarına akla aykırı olmayan bir ibret dersi vermiş oluyor, hem de çağımızda artık uçak, roket, helikopter, tren, otomobil ve gelecekte üretilmesi mukadder olan bineklere de insan zihninde kapı açmış oluyor.. Keza, bir başka ayet-i kerimede, Cenab-ı Hak insana, yerlerde, denizlerde ve göklerde geçitler ve yollar yarattığını söyler ki, bu ayet, bugün dünkünden çok daha derin anlamlar içermektedir. Nitekim teknoloji geliştikçe, ilmi çalışmalar yeni yeni gerçekler ortaya çıkardıkça Kur´an´daki bir çok ayet de anlam kazanıyor ve ne demek istediği daha iyi anlaşılıyor. ´Tayr´ kelimesi de bu neviden bir kelimedir. Kur´andaki her ´tayr´ kelimesinin kuş olmadığını bugün çok daha iyi anlıyoruz.
«Uçan Ümmet!»
Bu tabir etrafında biraz fikir jimnastiği yaptığımız zaman, kuşlarla birlikte, uzaylıları da bir ümmet kabul etmekte güçlük çekmeyiz. Hele «Biz kitapta anılmadık hiçbir şey bırakmadık» tenbihi, bizleri, bilinenlerin ötesinde, geniş düşünmeye sevk etmek içindir. Çünkü her ayetin hem umumi bir bakışı hem özel bakışı vardır. Yani bütün zamanlara toptan hitap ettiği gibi, her bir zamana da ayrı ayrı göndermeler yaparlar. Tair´ kelimesinin-Yasin Suresi´nde olduğu gibi- ´uğursuzluk´, ´vebal´ ve ´sorumluluk´ ifadesi taşımaşı da ilginçtir. Özellikle Mülk Suresi´nde uzaydan yapılacak saldırı ile birlikte düşünüldüğü zaman insanlık için bu kelimenin neden bu anlamlarç taşıdığını anlamakta güçlük çekmeyiz..(27/47; 36/19) Nur Suresi´nin 41. Ayeti de ilginçtir. «Görmüyor musunuz, yer yüzündekiler de göktekiler de ve bölük bölük gruplar oluşturan ´tayr´lar da Allah´ı tesbih ediyorlar. Ayette geçen «Men fi´s-semavati ve´l-ardi» ibaresi üzerinde özellikle durulması gereken bir ifadedir. Çünkü Arz kelimesi tekil olduğu halde ´Sema´ kelimesi çoğul kullanılmış. Yani «men fi´s-Semai» denmemiş de «men fi´s-semavati» denmiş. Oysa ayetin genel akışı içinde Sema kelimesinin ´tekil´ kullanılması daha makul görülüyor. Şayet bu kelime tekil kullanılmış olsaydı, Tayr kelimesinden ancak, atmosfer içinde hayatlarını sürdürebilen kuşları anlamak zorunda kalacaktık. Ayrıca
´men´ edatı da insanlar gibi bilinçli yaratıkları anlatmak için kullanılmıştır. Kuşlar için ´men´ edatı kullanılmaz. Peki sema kelimesinin tekil değil de «semavat» (gökler) çoğul kullanılmasının hikmeti nedir?
Eğer, daha sonra gelen «et-Tayr» kelimesinden maksadın, bizim bildiğimiz ve sadece atmosfer içinde varlıklarını sürdürebilen kuşlar olsaydı, bu kelimenin de «sema» olarak kullanılması daha uygun olurdu. Oysa Semavat bütün katmanlarıyla «uzayı» anlatır. Demek ki, atmosferimizin dışında da bölükler oluşturarak yaşayan ve bir tür ümmet (yani topluluk) olan uçucular vardır. Kur´an onlara da işaret ediyor. Ve onların da kendilerine düşen vazifeleri bildiğini hatırlatıyor, ardından da «Allah» onların da ne yaptığını bilir diyor.. Neml Suresi´nde ise Cenab-ı Hak, ´tayr´ topluluğu ile iletişim kurmanın yolunu gösterir. Hz. Süleyman bildiğiniz gibi bütün teknik kudretlerle donatılmış büyük peygamberlerden biridir. Bugünkü teknolojimizin ilk ipuçlarını hep O´nun mucizelerinde görürüz. Ses ve eşyanın ışınlanması, aktarılması, havanın taşıyıcılık özelliği (aerodinamik), rezonans, sesin gidiş ve dönüş sureleri, sesin hızı, insan dışı yaratıkların bayağı işlerde kullanılması (mesela cinlerin Süleyman Tapınağı´nda bilfiil çalıştırıldıkları Kur´an´da zikredilir) gibi.. İşte insan dışı yaratıklarla irtibat ve iletişim kurulabileceğini de Hz. Süleyman´ın lisanından aktarılan şu ayetten anlıyoruz; Süleyman Davud´a varis olup dedi ki; Ey İnsanlar! Bize ´mantıku´t-tayr´ öğretildi ve bize her şeyden verildi (Neml, 16) Burada bizi ilgilendiren «mantıku´t-tayr» dır. ´Mantık´, ´nataka´ kelimesinin mastarıdır. Nataka ´söz söyledi´ ´(adam) konuştu´ demektir. Kuşların konuşmasını anlatmak için ilk etapta akla gelmesi gereken bir fiil değildir. Bunun yerine ´kelleme´ filinin mastarı olan ´tekellüm´ de kullanılabilirdi. Kullanılmamış. Çünkü tekellüm, doğrudan insana bakar. insanın konuşmasına ´tekellüm´ denir. Buradaki konuşma ´mantık´ kelimesinin ikinci anlamı olan ´makuliyeti´ de çağrıştırır. Böylece ´uçan´ cin veya kuşlarla kurulacak iletişimin insanların konuşmasına benzemediği ihtar edilmiş olur. Nataka´ kelimesi cansız varlıklar için de kulanılır. ´Nataka´l-avdu´ (ses çıkardı) anlamınadır. Yani ´nataka´ fiili, zihinsel iletişimi ve ´sinyal´leri ifade eder.
Demek ´uçucularla´ yapılacak muhabere veya iletişim ancak sinyallerle olacak. Bildiğimiz kelimelerle değil.. Nitekim atmosfer dışı varlıklarla insanların kurabildiği iletişimler radyo dalgaları ve sinyallerledir.. Bu ayette Hz. Süleyman, insanlara uzaylılarla iletişimin yollarını öğretiyor. Bunun bildiğimiz dil formlarıyla değil, daha evrensel bir iletişim yolu olacağını hatırlatıyor. Nitekim ´tekellüm´ iletişim kurma biçimlerinin en alt tabakasıdır. Balinaların iletişimi bile biz insanların iletişiminden daha ilginçtir.. Yukarıda zikrettiğimiz ayetten iki adım sonra gelen ayette de Süleyman´ın karıncalarla kurduğu iletişime sahip oluruz. Süleyman insanlar, cinler ve ´tayr´lardan (bu kelime malesef bütün tefsirlerde ´kuş´ diye geçer. Çünkü o dönemlerde bilinen tek uçucu kuşlardır) oluşan ordusu Neml Vadisi´ne girdiği zaman Süleyman aleyhi´s-selam, karıncalar kralının kendi halkına «Ey karıncalar yuvalarınıza çekilin. Süleyman´ın ordusu sizi bilmeden ezebilir.» dediğini duydu. Bu duyuşun ve algılayışın bizim bildiğimiz tarz olmayacağını pekala tahmin edersiniz. Nitekim Süleyman, bu çağrıyı duyup algılayınca tebessüm etti ve «Bana verdiğin nimetlerle beni azdırma ya Rabbi» diye Allah´a dua ve şükretti.. Enbiya Suresi, 79. ayet, Sebe´ Suresi 10. ayet ve Sad Suresi 19 ve 19. ayetlerde dağların ve kuşların Hz. Davud´a baş eğdirildiği ve de onun emrine verildiği belirtilir. Burada söz konusu ettiğimiz ayet Sebe´ Suresi´nin 10. ayetidir. Bu ayette Allah, dağları kuşları Davud´un emrine verdiğini hatırlatır hatırlatmaz, ona madenleri eritmeyi öğrettiğini de hatırlatır. Birbiriyle alakasız gibi görİlen İç şey peş peşe sıralanır. Oysa bugün bu üç unsur arasında çok rahat ilişki kurabiliyoruz. Dağlar her türlü madenin kaynağıdır. Onların Davud´un çağrısına aynıyla karşılık vermesi, hem aksi sedaya (eko) işaret var hem de madendeki ses özelliğine işaret var. Dağların canlı gibi Davud´a ses vermesi, kuşların ona boyun eğmesi ve madenlerin ilk defa onun tarafından eritilmesi birer mucize olarak aktarılır.
Fil Suresi
Meryem Suresi´nde geçen, Hz İsa´nın «ben size çamurdan bir kuş yaparım ve ona üflerim o da uçuverir» şeklindeki ayet ile bu ayet birlikte zikredildiği zaman ikisi arasındaki irtibat net anlaşılır. Dağlardan elde edilecek madenlerin eritilip kuşa dönüştürüleceği fikrini pekala ilham eder. Fazla uzatmaya gerek kalmadan görüyoruz ki, sadece et ve kemik olan kuşlar söz konusu değil. Madenden yapılma kuşlar da söz konusu. Nitekim, bir çok eski efsanede ve destanda ´demir kuşlar´dan ´ateş kuşlar´ dan söz edilir.. Tayr´ kelimesi etrafında yaptığımız bu yorumlardan sonra şimdi Fil Suresi ´ni ele alabiliriz.. Mekke, bünyesinde barındırdığı Ka´be dolayısıyla en eski zamanlardan beri Arabistan´ın hem kültür hem ticaret merkeziydi. Buralarda her yıl kültür şenlikleri düzenlenir, şiir yarışları tertip edilir ve kurulan panayırlarda hem kültür alış verişinde bulunulur hem de ticaret yapılırdı. Putperest Kureyşliler, bu faaliyetler sayesinde büyük servetler edinmişlerdi. Habeşistan, bütün çabalarına rağmen, bu kültürel faaliyetleri ve ticari sürkilasyonu kendi İzerine çekemiyordu. Gün geçtikçe Mekke daha zengin oluyor ve kültür merkezi olma bakımından öne geçiyordu. Dönemin Habeşistan Kralı Ebrehe, putperest olan Kureyşliler´in bu avantajı Ka´be sayesinde yakaladıklarını biliyordu. Eğer kendisi de bir mabed inşa ederse, belki ticareti Habeşistan´a çekebilecekti. Öyle de yaptı. Altın kubbeli muhteşem bir mabed yaptırdı ve herkesi buraya gelmeye mecbur etti. Mekkelilere de bu yolda haber gönderdi. Bunun üzerine Habeşistan´a giden bir Kureyşli, bu da mabed mi diyerek, mabedin içine pisledi. Buna çok öfkelenen Ebrehe, Mekke´yi alıp Kabe´yi yıkmaya karar verdi. Ordusunun önünde filler yürüyordu. Nihayet Mekke civarına gelince, otağını kurdu ve Mekke´lilerin sürülerini gasp etmeye başladı.. O sıralarda Mekke´nin siyasi lideri, Hz. Peygamber´in dedesi Abdülmuttalib´ti. Ebrehe Abdülmuttalib´in de 200 devesini almıştı.. Bu haber Abdülmuttalib´e ulaşınca, Abdülmuttalib, Ebrehe´nin karargahına gitti. Ebrehe, onun Mekke´nin affı için yalvaracağını umuyordu. Ama öyle olmadı. Abdülmuttalib, develerini talep etmek için geldiğini söyledi..
Ebrehe şaşırdı. Onun Mekke lideri olarak kendisinden bağışlanma dileyeceğini ve Kabe´ye zarar vermemesini isteyeceğini sandı. Ve; «Sen develerin için mi geldin? Oysa ben, senin Kabe´ye zarar vermemem için ricacı olacağını umuyordum» dedi. Abdülmuttalib ona şu cevabı verdi:
«Hayır ben Kabe için gelmedim. Ben develerim için geldim. Ben develerimin sahibiyim. Kabe ise Allah´ındır». Ebrehe, aşağılayıcı bakışlarla Abdülmüttalib´i süzdükten sonra; «Verin şunun develerini, yarın hepsini birlikte alacağım!» Abdülmuttalib oradan ayrıldıktan hemen sonra Fil Suresi´nde geçen hadise cereyan etti.. Şimdi surenin mealini aktaralım;
«Görmedin mi Rabbin Fil sahiplerine ne yaptı? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine ´siccil taülarç´ fırlatan «uçan ebabil»ler gönderdi. Ve onları «asfin mekul»e çevirdi..
Burada üzerinde duracağımız kelimeler ´tayr´, ´ebabil´, ´siccil´ ve ´asf´ tır. Tayra: Bu kelimeyi yukarıdan beri izah edip geliyoruz. Burada bu sureye özel bir iki nüansına temas edeceğiz Bilindiği gibi ´tayr´ uçan şeye verilen genel addır. Bu surede ´tayr´ kelimesinin ´nekre´ (belirsiz) bir isim olarak kullanılması, bunların bildiğimiz kuşlar olmadığına dikkat çekmek içindir. Elmalılı Hamdi Yazır bu surenin tefsirini yaparken «Bu kelimenin nekre kullanılması, bunların tanınmadık, bilinmedik garip uçucular olduğunu hatırlatmak içindir» der. «Tanınmadık, garip kuş» Bu ifadeler son derece ilginç değil mi? UFO´ların İngilizce´deki karşılığıyla tamtamına örtüşmüyor mu? (tanımlanamayan uçan cisim)!. Tahmin ediyoruz ki, merhum Yazır, bu tefsiri yaparken, UFO´lar görünmüş olsaydı, mutlaka onlara bir atıfta bulunurdu.. Çünkü Elmalılı Tefsiri, teknolojik gelişmelere en çok dikkat çekmiş tefsirlerden biridir hatta kendi dönemi için en iyisidir. Elmalı aynı kelimenin tefsirinde «Bunlar-siz bunu uçan cisimler olarak da anlayabilirsiniz-o zamana kadar oralarda hiç görülmemiş, irili ufaklı, siyah, yeşil, beyaz, takım takım kuşlardı» der. Eğer surede geçen ´tayr´ kelimesi bilinen bir tür kuş olsaydı, bunların irili ufaklı olması veya değişik renklerde olması gerekmezdi. Oysa irili ufaklı ve muhtelif renklerden söz ediliyor ve bunların takım takım, yani filolar halinde saldırdığı belirtiliyor. Amon-Ra´nın dönüşünü anlatan «Yıldız Geçidi-Stargate» filmiyle, Amerika´nın uzaylılar tarafından istilasını anlatan ve yeni yeni vizyona giren filmdeki «Independent Day» uzay araçları gözönüne alınacak olsa, Ebabil-ki aşağıda izah edeceğimiz gibi ebabil, filo demektir-diye nitelendirilen kuşların ne derece hakikate uygun olduğu da anlaşılır.. Bilinen bir gerçek varsa, bu surede geçen Tayr, bildiğimiz kuşlar değildi ve o daha önce hiç görülmemişti..
Ebabil
Bu surede geçen diğer ilginç bir kelime de Ebabil´dir. Tefsirlerde Ebabil kuşunun adı olarak değil, ´uçuş şekli´ diye anılır. Uçan ve aşağıdakilere ´siccil´ atan bu uçucuların uçma biçimini anlatmaya yöneliktir. Ebabil kelimesini anlatabilmek için ´şemati´ ve ´abadid´ kelimeleri örnek verilmiş. Şemati, askeri literatürde ´dağınık kıtaları´, ´abadid´ ise ´manga´, ´bölük´ ve ´filo´ ları anlatır. Bütünden ayrılıp küçük birlikler oluşturmaya ´abadid´ denmiş.. Ebabil´in ilginç bir yanı da bu kelimenin tekilinin olmamasıdır. Daima çokluk olarak kullanılır. Tıpkı filo gibi. Filo dendiğinde hemen aklınıza üçten fazla sayılar akla gelir. Sahabe´den ünlü müfessir İbn-i Mes´ud da bu kelimeyi ´uçan fırkalar´ diye tefsir etmiş. Bugün buna kısaca ´filo´ diyebiliriz. Bir diğer ünlü müfessir İbni Cerir de Ebabil´i kuşun adı olarak değil, uçuş biçimlerinin vasfı olarak algılamamız gerektiğini söyler ve Ebabil´i, «dört bir taraftan ayrı ayrı ve gruplar halinde uçmanın adı» diye zikreder. Ancak bazı tefsirlerde, bu kelimenin ´ibbale´ kelimesinden geldiğini, ibbalenin de grup ve demet anlamına kullanıldığını hatırlatır. Görülüyor ki, hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın, Fil Suresi´nde geçen ´uçucuların, Ebabil Kuşları ile alakası yoktur. Ebabil onların adı değil, uçuş şekillerini anlatan bir özelliktir.. Sonra bu uçan varlıklarla ilgil başka detaylar da vardır. «Bunların ayakları köpek ayağına benziyordu.» deniliyor ve denizden geldikleri, ansızın belirdikleri rivayet ediliyor. Ve renkliliklerine özellikle dikkat çekiliyor.
Siccil
Siccil kelimesi de surede dikkat çeken bir kelime. Siccil kelimesi Kur´an-ı Kerim´de başka yerlerde de geçer. Bir ayette ise ´müsevveme´ kelimesi ile birlikte anılır. Müsevveme nereye isabet edeceği belirlenmiş anlamınadır. Hedefe kilitlenmiş fİzeye de ´müsevveme´ denir. Siccil, tefsirlerde kabaca ´Pişmiş sıcak taş´ olarak geçer. Bugün rahatlıkla bomba diyebileceğimiz siccil kelimesinin tefsirlerdeki yorumları incelendiğinde, mİfessirlerin nerde ise ´bomba´ diye nitelendirilecek bir anlamı yakalamaya çalıştıklarını hissedersiniz. Tefsirci Zamehşeri, (sanki yazılmış, tedvin edilmiş (yani koordine edilmiş ve sabitleştirilmiş) ateş dolu azap´ diyor siccil için. Siccil, keçi veya koyun gübresi iriliğinde taşlar diye tanımlanmış ve kuşların bunları ağızlarında ve ayaklarında taşıdıkları rivayet edilmiş. Bir savaş uçağını anlatmak için acaba o devirde bundan daha güzel tanım yapılabilir miydi? İbni Abbas ise ´fındık´ tanımı yapıyor, çok çok ağır cisimler olduğunu aktarıyor. Fındığın bildiğiniz gibi üzerinde sert bir kabuk vardır ama özü yani işe yarayan kısmı içindedir. Size kurşunu hatırlat mıyor mu? Evet bu uçan cisimlerin Ebrehe ordusuna fırlattığı bu siccil´ler onları bir anda ´asfi me´kul´ e çevirdi. Asfin Me´kul, yenmiş kırık dökük hale gelmiş ekin demektir. Bu saldırı neticesinde onlar yanmış, yerler de delik deşik olmuştu. Dışardan bakan biri, saldırının gerçekleştiği yeri, biçilmiş ve sonra çiğnenerek kırık dökük samanlara dönüşümü bir şekilde gördüler. Bu tasvir bombardıman sonrasının en güzel tanımı değil mi?
Zülkarneyn ve Yecüc Mecüc
«Bir de sana Zülkarneyn´i soruyorlar. De ki size ondan bir bilgi aktaracağım. Biz ona yerkürede bir yer belirledik. Ve ona ulaşmak istediği her şey için bir vasıta verdik. Derken o, o vasıtaların birine tabi oldu. Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi sanki kara bir balçığa batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz ona dedik ki, «Ey zülkarneyn, onlara zulmetmekte veya iyi davranmakta serbestsin» (Onları cezalandırırsın veya iyi davranırsın)» O da dedi ki, «kim haksızlık ederse, muhakkak ona azap edeceğim. Sonra onlar Rablerine döndürülür. O da onlara görülmedik bir azab verir. Ama her kim de iman edip iyi şeyler yaparsa buna da en güzel mİkafat vardır. Biz ona dünyada kolaylık gösterir, zor işlere koşmayız. Sonra Zülkarneyn yine bir yol tuttu. Nihayet güneşin doğduğu yere varınca, orada güneşin, güneşe karşı hiç bir siperleri olmayan bir kavmin üzerine doğduğunu gördü, işte Zülkarneyn´in kudret ve saltanatı böyleydi. Ve biz onun yanında bulunan her şeyi bilgimizle kuşatmıştık.. Sonra yine bir yol tuttu. Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiç söz anlamayan bir kavim buldu». Dediler ki, «Ey Zülkarneyn, Ye´cüc ve Me´cüc bu yerde fesat çıkarıyorlar. Sana bir «harc» verirsek, bizimle onlar arasında bir sed yapar mısın?» Dedi ki, «Rabbimin bana verdiği şey sizin bana vereceğinizden daha hayırlıdır. Siz bana güç verin, ben de sizinle onlar arasında bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin» Nihayet, dağın iki ucunu denkleştirdiği vakit, «Ateş yakıp körükleyin» dedi. Demiri bir ateş koru haline getirince «Bana erimiş bakır getirin dökeyim» dedi.. (Ve ekledi): «Artık, Ye´cüc ve Me´cüc, bunu asla aşamazlar. Bu rabbimin bir lütfudur, Ne zaman Rabbimin emri (kıyamet çağı) gelir, o sed yıkılır ve onları salıverir. Rabbimin vaadi de haktır ve bu olacaktır (Kehf Suresi, 83-96)
Tefsirlerde Zülkarneyn ile ilgili çok rivayetler var. Onun Büyük İskender olduğunu söyleyenler ekseriyette. Ancak çok kuvvetli bazı kaynaklarda Zülkarneyn´in «müslüman» yani Tek Tanrı´ya inanan bir insan olduğu belirtilir. Oysa Büyük İskender çok tanrılı, hatta Tanrı Kral inancında olan biriydi.. Aslında tarih, bize Zülkarneyn diye birinden hiç söz etmiyor. Büyük İskender´in Zülkarneyn diye bilinmesinin tek sebebi, onun iki boynuzlu miğfer giymesidir. Çünkü Zülkarneyn bir isim değil, bir sıfattır. Yani iki boynuzlu demektir. Vikingler de iki boynuzlu miğfer takarlardı.. Dolayısıyla

Реклама
Автор: Teymur Kasamanli Рубрика: TURKIS